Yarım Kalanların Poetikası: Arzu ve Vazgeçiş
Vazgeçişin varoluşsal yankıları üzerine bir araf analizi.
Bir köşede tozlanmaya terk edilmiş ve telleri aylar önce hevesle akort edilmiş bir gitar; arasına ayraç konulup kırkıncı sayfasında sonsuz bir bekleyişe bırakılmış, belki de hikayenin en can alıcı yerinde dondurulmuş bir roman; büyük umutlarla, yeni bir benlik inşası arzusuyla başlanıp üçüncü haftasında adımı atılmayan bir spor salonu üyeliği; zihnin derinliklerinde defalarca provası yapılmış ama dudaklardan dökülmesine izin verilmeden yutulmuş o yaşamsal konuşma; boyaları kurumaya yüz tutmuş, yarısı boyanmış bir resim tuvali; kelimeleri ezberlenmeye çalışılan ama ortasında terk edilen bir yabancı dil serüveni ve hatta ilk haftalarında kalpleri hızla çarptıran, muazzam bir tutkuyla filizlenip aniden ve açıklanamaz bir şekilde soğuyan, çözümsüzlüğe terk edilen bir ilişki... İnsanlık durumunun belki de en evrensel, en sessiz, en sık rastlanan ama ağırlığı en derin olan yüklerinden biri, büyük bir şevk ve tutkuyla başlanılan şeyleri yarım bırakmaktır.
Neden başlarız ve neden bütünüyle tamamlanmasına izin vermeden bitiremeyiz? Başlangıcın o ateşli, yaşam dolu, dünyayı fethetmeye hazır arzusu ile vazgeçişin o soğuk, sessiz, omuz silken kabullenişi arasındaki o köprü neden inşa edilir? Ve daha da önemlisi, o köprünün tam ortasında durulan, ne geriye dönülüp vazgeçildiğinin tam olarak itiraf edilebildiği ne de ileriye gidilip tamamlanabildiği o ebedi "araf" hali tam olarak nedir? Çoğu zaman modern toplumun hız ve verimlilik odaklı sığ diliyle bu durum basit bir "irade eksikliği", sıradan bir "tembellik", "zaman yönetimi başarısızlığı" veya "maymun iştahlılık" olarak etiketlenip geçiştirilir. Oysa bu yarım bırakılmışlıklar mezarlığı, basit bir kişisel gelişim probleminden çok daha fazlasıdır.
Bu durum; varoluşçu felsefenin, varoluşçu psikoterapinin ve Gestalt psikolojisinin merceğinden bakıldığında, insanın kendi varoluşuyla, sınırlarıyla, özgürlüğünün dehşetiyle ve nihai olarak ölümlülüğüyle kurduğu o son derece karmaşık, sancılı ve derin ilişkinin en doğrudan, en çıplak yansımasıdır. Yarım bırakılan her eylem, tamamlanmamış her süreç, insanın kendi içsel karanlığına, korkularına ve potansiyellerine tutulmuş kusursuz bir aynadır. O aynaya bakıldığında görülen şey, yarım kalmış bir projeden ziyade, bizzat insanın kendi yarım kalmışlık, kendi olabilme ve olamama serüvenidir.
Başlangıcın Sinirsel Büyüsü ve Potansiyelin Cazibesi
Bir şeye başlama anı, hem psikolojik hem de nörolojik düzeyde benzersiz, adeta sarhoş edici bir coşku barındırır. Yeni bir hobiye, yeni bir kariyere, yeni bir eğitime veya yeni bir ilişkiye adım atıldığında, insan beyni, heyecan ve haz duygularını tetikleyen, ödül beklentisiyle bağlantılı bir nörotransmitter olan dopamin salgılar. Bu dopamin patlaması, yeniliğin ve bilinmezliğin getirdiği o taze, canlandırıcı enerjidir. Başlangıç çizgisi, henüz hiçbir hatanın yapılmadığı, hiçbir hayal kırıklığının yaşanmadığı, hiçbir yetersizlik hissinin yüzeye çıkmadığı saf bir "potansiyel" alanıdır.
O noktada her şey mümkündür; kusursuz bir müzisyen, harika bir yazar, ideal bir aşık olmanın önünde henüz somut hiçbir gerçeklik engeli yoktur. Ancak bu başlangıç motivasyonu, nörolojik doğası gereği genellikle kısa ömürlüdür ve yerini rutinleşmenin, öğrenme eğrisinin dik yokuşlarının ve sıradanlığın getirdiği bir durgunluğa bırakır.
Psikolojik açıdan bakıldığında, insanlar genellikle hedeflerine sadık kalamamayı, başladıklarını bitirememeyi bir karakter kusuru, bir tembellik veya tutarsızlık olarak etiketleme, bu yüzden de kendilerini acımasızca yargılama eğilimindedirler. Oysa bu tutarsızlık, yüzeydeki bir irade zayıflığından ziyade, derindeki psikolojik bir şablonun, bilinçdışı bir sözleşmenin veya sinir sisteminin "yenilik" ile olan karmaşık ilişkisinin kaçınılmaz bir sonucudur.
Yeni bir hedefin veya projenin ilk heyecanı aslında bedenin ürettiği bir dopamin vuruşudur; sinir sistemi bu taze başlangıcın ardından projenin "sıkıcı ve sıradan ortasına" geldiğinde, o sahte ve uçucu enerji aniden kaybolur ve gerçeğin, emeğin, sürekliliğin ağırlığı ortaya çıkar.
Kişi tam bu eşikte, bir şeyi sadece "istemek" ile onu "seçmek" arasındaki o büyük uçurumda tökezler. İstemek, sadece geçici bir duyguya, anlık bir hevese ve bedensel bir motivasyona dayanırken; seçmek, bir kimlik inşasına, bir kararlılığa ve sonuçları ne olursa olsun sorumluluk almaya dayanır.
Seçim yapmak, diğer tüm seçenekleri dışlamayı gerektirir. Çoğu insan, tam bu "sıkıcı orta" evreye, yani platonun başladığı, gelişimin yavaşladığı ve eforun acı vermeye başladığı noktaya geldiğinde, aslında o şeye duyduğu ilginin yüzeysel olduğunu fark eder veya o şeyin kendisinden talep ettiği değişimi göze alamaz. Bu noktada "hobi-atlama" denilen, bir ilgiden diğerine sürekli sıçrama davranışı başlar. İnsan sürekli olarak öğrenmenin ve tatminin o derin, ustalık gerektiren sularına girmek yerine, yüzeyde yeni başlangıçların sahte dopaminini arar. Peki ama neden sadece derinliğe inmekten değil, aynı zamanda tamamlamaktan, o son adımı atmaktan bu kadar korkarız?
Sınırsız Potansiyel Yanılsaması: Varoluşçu Özgürlüğün Dehşeti ve "Hiçlik" Olarak İnsan
Bu noktada arzu ile vazgeçiş arasındaki o rahatsız edici arafın köklerine inmek için Fransız filozof Jean-Paul Sartre'ın varoluşçu felsefesine başvurmak gerekir. Sartre'ın felsefesinde insan, önceden belirlenmiş ilahi bir amaca, statik bir öze veya tanımlanmış değişmez bir doğaya sahip olarak dünyaya gelmez.
Sartre'ın ünlü "Varoluş özden önce gelir" ilkesine göre insan, önce var olur, soğuk ve kayıtsız bir dünyaya fırlatılır ve ancak ondan sonra kendi yapıp ettikleriyle, kendi özgür seçimleriyle kendi özünü adım adım yaratır. Sartre, "insan doğası" diye evrensel bir şablonun olmadığını, çünkü insanı tam ve kesin olarak tanımlayabilecek hiçbir değişmez veri, hiçbir olgusallık bulunmadığını ileri sürer.
İnsan, temelde "tanımlanamaz" olandır; çünkü o başlangıçta bir "hiç"tir. İnsan ancak sonradan bir şey olacaktır ve kendini ne yaparsa ancak o olacaktır. Bu bağlamda insan, aslında tanımlanmış bir "şey" değil, bir "hiç-bir-şey" ve daima bir "olabilme potansiyeli"dir. Sartre'ın o meşhur ifadesiyle, "İnsan, ne ise o olmayan ve ne değilse o olan bir varlıktır."
İşte bir projeye, bir kitaba, yeni bir spora veya sanatsal bir hobiye başlama arzusu, insanın bu varoluşsal "olabilme" coşkusudur. Yeni bir felsefe kitabına başlandığında, okur o kitabın dünyasını fetheden, derinleşen entelektüel bir birey olma potansiyelini yaşar. Yeni bir dil öğrenmeye başlandığında, o dilde akıcı konuşan yepyeni bir kimliğin potansiyeli nefes alır. Başlangıçlar, olasılıkların sınırsız olduğu açık denizlerdir.
Ancak varoluşsal kriz tam da burada, o denizin ortasında patlak verir. Bir şeyi tamamlamak, onu nihayete erdirmek, bitirmek demek; o eylemle ilgili diğer tüm sonsuz potansiyelleri öldürmek, bir tanım içine girmek ve olasılıklar dünyasından çıkıp katı, somut bir "gerçeklik" haline gelmek demektir. İşte vazgeçişin, arafın ve eylemsizliğin köprüsü burada yavaşça inşa edilir.
İnsan, kendi sonsuz olasılıklarını, kendi eylemlerinin ve özgürlüğünün o uçsuz bucaksız düzlüğünü gördüğünde derin bir varoluşsal anksiyete yaşar. Sartre, modern kültürümüzde "özgürlük" kavramının ne kadar olumlu, parıltılı ve arzulanır çağrışımları olsa da, gerçekte çoğu insanın özgürlüğün bu açık ve sınırsız ovasından, önünde uzanan sonsuz seçeneklerden ve hiçbir mazereti olmamasından dehşete düştüğünü belirtir.
Özgürlüğün getirdiği bu muazzam varoluşsal sorumluluktan ve eylemlerinin sonucunu üstlenmekten kaçmak için insanlar çeşitli "kaçış taktiklerine" veya savunma mekanizmalarına başvururlar. Birey sorumluluğu dış dünyaya atarak "Zamanım yoktu", "Şartlar uygun değildi" diyerek kendi özgürlüğünü inkar eder.
Sartre'ın "kötü inanç" adını verdiği bu trajik durum, insanın ne kadar çok seçeneği ve kendi hayatı üzerinde ne kadar devasa bir sorumluluğu olduğunu görmemek için kendi kendini kandırması, kendine yalan söylemesidir. Bir projeyi yarım bırakmak, bir kitabı okumayı kesmek veya bir eseri tamamlamamak, çok derinlerde yatan bilinçdışı bir "kötü inanç" eylemi olabilir.
Tamamlandığında ortaya çıkacak somut sonuçla, o sonucun belki de vasat olacağı gerçeğiyle, o sonucun getireceği sorumlulukla ve kaçınılmaz başarısızlık ihtimaliyle yüzleşmek yerine; eylemi yarım bırakarak o "sınırsız potansiyel" halinde, o arafta kalmayı seçeriz.
Çünkü köşede yarım bırakılan o roman, "okunsaydı harika anlaşılacak" bir romandır; yarım bırakılan o resim, "bitseydi bir şaheser olacak" bir resimdir; yarım bırakılan o ilişki, "devam etseydi büyük bir aşka dönüşecek" bir hikayedir. Tamamlanmamışlık, insanın kendini başarısızlık, yetersizlik veya sıradanlık gerçeğinden ömür boyu koruduğu o konforlu, sisli ve güvenli sığınaktır.
Gestalt Felsefesi: Deneyim Döngüsü ve İhtiyacın Kesintiye Uğraması
Bir eylemin arzudan başlayıp vazgeçişle yarım kalmasına dair en çarpıcı, klinik ve somut açıklamalar Gestalt psikolojisi ve psikoterapisinden gelir. Almanca kökenli bir kelime olan Gestalt, "bütün", "biçim" veya "şekil" anlamına gelir ve bu psikoterapötik yaklaşım, insanın dünyayı birbirinden kopuk parçalar, rastgele duyumlar halinde değil, anlamlı ve yapılandırılmış bütünler halinde algıladığını ve deneyimlediğini savunur.
Gestalt felsefesine göre sağlıklı bir insan işlevselliği ve otantik bir yaşam; kişinin ihtiyaçlarının farkına varması, bunlara yönelik eyleme geçmesi ve ihtiyacın doyurularak sürecin organik bir biçimde tamamlanması, yani terapötik dille bir "Gestalt'ın tamamlanması"dır. İnsanın hissettiği bütünlük, canlılık ve çevreyle kurduğu otantik temas bu tamamlanma becerisine bağlıdır.
Gestalt teorisinde, bir arzu ile başlayan ve tatmin ile biten bu sürece "Gestalt Deneyim Döngüsü" adı verilir ve bu döngü birbirini organik olarak izleyen belirli aşamalardan oluşur. Bu aşamalar şunlardır: Geri Çekilme, Duyum, Farkındalık, Enerjinin Seferber Edilmesi, Eylem, Tam Temas ve Doyum/Tatmin.
Döngü, derin bir uykudan uyanılan o boş ve dingin "Geri Çekilme" anıyla başlar; kişi bir "hiçlik" veya dinlenme halindedir. Ardından belirsiz bir "Duyum" belirir; örneğin bedende bir huzursuzluk, ruhta bir eksiklik veya yeni bir şey öğrenme dürtüsü baş gösterir. Bu duyum bir "Farkındalık" ışığıyla aydınlanır: "Ben İspanyolca öğrenmek istiyorum" veya "Artık resim yapmalıyım".
Bu ihtiyacı karşılamak için kişi enerji toplar, kursları araştırır, boyalar satın alır. Ardından "Eylem"e geçilir; kursa gidilir, fırça tuvale vurulur. Eylem sırasında yapılan iş ile aramızdaki sınırın kalktığı o yoğun odaklanma anı "Tam Temas"tır. Eğer süreç hiçbir engele takılmadan başarıyla tamamlanırsa, kişi o dili öğrenmenin veya o resmi bitirmenin derin hazzını, "Tatmin" duygusunu yaşar.
İhtiyaç doyurulduğu için şekil arka plana kayar ve kişi o arzudan sağlıklı bir şekilde geri çekilerek enerjisini hayattaki yeni bir "şekil"e özgürce odaklayabilir. Ancak gerçek hayatta ve insan psikolojisinde bu döngü her zaman böyle pürüzsüz ve akıcı işlemez. Döngü, yukarıda sayılan aşamaların herhangi bir noktasında sekteye uğradığında, araya psikolojik veya çevresel kesintiler girdiğinde, eylem doyuma ulaşamaz ve ortaya Gestalt psikoterapisinin en temel kavramlarından biri olan psikolojik bir hayalet çıkar: "Bitmemiş İşler".
Ruhun "Bitmemiş İşleri" ve Açık Kalan Gestaltların Ağırlığı
Psikiyatrist ve Gestalt terapisinin kurucusu Fritz Perls tarafından ortaya atılan "Bitmemiş İşler" kavramı, halledilmemiş duygusal meselelerin, tamamlanmamış hedeflerin, tatmin edilmemiş ihtiyaçların ve yarım bırakılmış her türlü görevin zihnimizde ve bedenimizde yarattığı muazzam enerji birikimini ifade eder.
Bir kitap yarım bırakıldığında, bir hobi için alınan malzemeler bir çekmeceye tıkıştırıldığında, bir konuşma yarıda kesilip içe atıldığında veya bir ilişki aniden, vedalaşmadan ve çözümsüzce sonlandığında, bu yarım kalmış eylemler bilinçdışında birer açık sekme, kapatılmamış birer dosya olarak kalır.
İnsan doğası gereği bütünlüğe ve tamamlanmaya eğilimlidir; bu yüzden tamamlanmayan her eylem, içimizde tatmin edilmek için adeta bağırarak dikkat çekmeye çalışan bir gerilim kaynağına dönüşür. Tıpkı bir bilgisayarın veya akıllı telefonun arka planında sürekli çalışan, ekranda görünmeyen ama sistemin şarjını tüketen, işlemcisini yoran ve cihazı yavaşlatan uygulamalar gibi, "kapatılmamış gestaltlar" da yaşam enerjimizi ve ruhsal kapasitemizi sessizce ve acımasızca emer.
Zihin, sürekli olarak arka planda o bitmemiş meseleye dönmeye, oradaki boşluğu doldurmaya, o araftan kurtulmaya çabalar. Bu durum, kişide sürekli bir huzursuzluk, kaygı, anksiyete, açıklanamayan bir depresyon ve gerginlik yaratır. İnsanın anı yaşamasına, şu ana odaklanmasına, ilerlemesine ve yeni bir eyleme bütünüyle adapte olmasına engel olur.
Çekmecede duran o yarım örgü, masanın üzerinde bekleyen o kitap, bedenin içine hapsolmuş o yarım hevesler, yüzlerce görünmez kordonla insana bağlanarak onun tüm canlılığını vakumlar. Gestalt teorisine göre eylemlerin arzuyla başlayıp arafta kalmasına, döngünün tamamlanamamasına sebep olan şey, kişinin kendi kendini engellediği "temas sınırı bozuklukları" veya "direnç mekanizmaları"dır.
İnsan neden vazgeçer ve neden başladığını bitiremez sorusunun en yalın cevapları, Gestalt yaklaşımındaki bu bilinçdışı savunma mekanizmalarında gizlidir. Bu mekanizmalar aslında bizi acıdan korumak için gelişmiş olsalar da, farkındalık dışında kullanıldıklarında bizi arafta hapsederler.
Öncelikle, kişi İçe Atma direncine yenik düşmüş olabilir. İçe atma, kişinin kendine ait olmayan, çevreden, aileden, kültürden veya sosyal medyadan gelen kuralları, inançları ve beklentileri olduğu gibi, hiçbir şekilde çiğnemeden, sindirmeden ve eleştirmeden yutmasıdır.
Bir kitaba, bir işe veya ağır bir spor eğitimine büyük bir hevesle başladığımızı sanırız; oysa derinlerde o arzunun kaynağı biz değilizdir. Toplumun "Başarılı ve entelektüel bir insan böyle yapmalı", "İyi görünmek için bu sporu yapmalısın" diyen görünmez baskısını kendi arzumuz zannederek içe atmışızdır. Ancak bu "yabancı madde", kişinin otantik doğasına, kendi bünyesine uyum sağlamaz.
Sindirilemeyen bu yabancı amaç, bir süre sonra ruhta ve bedende varoluşsal bir "hazımsızlık" yaratır. Ruh, bu yabancı nesneyi kusmak ister ve en nihayetinde kişi tükenerek o işi yarım bırakır. Çünkü arzu gerçek, organik ve otantik değildir.
Psikanalist Karen Horney'in "Gereklilikler Hastalığı / Zorbalığı" adını verdiği bu durum, yapmak istediğimiz şeylere değil, yapmak "zorunda" olduğumuz, başkalarının gözünde bizi değerli kılacak projelere odaklanarak kendimizi hırpalamamıza yol açar. Sonuç, kaçınılmaz bir başarısızlık hissi ve terk edilmiş hobiler mezarlığıdır.
Bir diğer tuzak ise Yansıtmadır. Kişi, kendi içindeki reddettiği, kabul edemediği duyguları, yetersizlik hissini veya öfkesini başkalarına veya dış dünyaya atfeder. Yeni başlanan projenin veya hobinin zorlaştığı o eşikte, kişi kendi yetersizliğiyle, başarısız olma korkusuyla veya disiplinsizliğiyle yüzleşmek yerine dışarıyı suçlar.
"Zaten bu hobi çok anlamsız", "Bana eğitim veren hoca çok yeteneksiz", "Bu kitap zaten çok abartılmış" diyerek kendi eylemsizliğinin sorumluluğunu dış dünyaya yansıtır. Sorumluluğun dışarı atılmasıyla döngü kırılır, temas kopar ve eylem arafta kalır.
Belki de en yıkıcı mekanizma Kendine Döndürmedir. Bu savunmada kişi, dış dünyaya, bir nesneye, bir eyleme veya başka bir kişiye yöneltmek istediği enerjiyi veya tepkiyi, çeşitli korkulardan dolayı bastırıp bumerang gibi kendine yöneltir.
Zorlu bir projeyle boğuşurken dışarıya karşı savaşmak, engelleri aşmak, belki de dünyadan yardım talep etmek yerine, o enerjiyi içe döndürüp acımasızca kendini eleştirmeye başlar. "Ben zaten hiçbir şeyi beceremiyorum", "Bunu bitirecek zekaya sahip değilim", "Ben iflah olmaz bir tembelim" diyerek içsel bir yıkım başlatır.
Dışarıdaki engele yöneltilmesi gereken o dönüştürücü eylem enerjisi, kişinin kendi öz-şefkatini yok eden bir silaha dönüşür. Bu öz-yıkım altında ezilen birey, acıdan kaçmak için eylemi tamamen sonlandırır ve kendini yine o bitmemiş işlerin karanlık odasına kilitler.
Bunun yanı sıra, bireyin ilişkilerinde sınırlarını kaybedip başkasıyla eriyerek kendi otantik ihtiyaçlarını unuttuğu İç İçe Geçme/Kaynaşma veya kişinin bir sürece kendini kaptırıp akışa bırakması gerekirken sürekli kendini dışarıdan izleyip kontrol ettiği, spontanlığı öldüren Egotizm gibi dirençler de hevesle başlanan eylemlerin spontan enerjisini emer ve onları yarım bırakılmışlığın donukluğuna hapseder.
Gestalt terapistlerine göre, hayatımızdaki bu yarım bırakılmışlıkların, eylemsizliklerin ve içe atılmışlıkların en derin, en zehirli formları "kırgınlıklar" ve "pişmanlıklar"dır. İnsan, çevresinden, dünyadan veya karşısındaki kişiden beklediğini alamadığında ortaya çıkan o derin hayal kırıklığını açıkça ifade etmeyip içine attığında, bu durum zamanla acılaşarak "kırgınlığa/kızgınlığa" dönüşür.
Kırgınlık, dünyadaki bir şeyin veya birinin bizim istediğimiz gibi olmamasına karşı duyulan, ifade edilmemiş bir öfke türüdür. Öte yandan, eğer eyleme geçmeyen, korkan, projeyi yarım bırakan bizzat kendisiyse, bu durum insanın doğrudan kendi eylemsizliğine odaklanan "pişmanlık" halini alır.
Pişmanlık, kendi organizmik potansiyelimizi gerçekleştirememenin, kendi kendimizi yüzüstü bırakmanın getirdiği o ağır tortudur. Ünlü Ölmekte Olanların En Büyük Beş Pişmanlığı kitabında da vurgulandığı gibi, hayatın son demlerinde insanın ruhunu en çok yakan şey, cesaret edip de sonuna kadar gitmediği, yarım bıraktığı, "kapatmadığı gestaltlar"dır.
Zeigarnik ve Ovsiankina Etkileri: Zihnin Tamamlanmamışa Olan Kaçınılmaz Takıntısı
Arzu ile vazgeçiş arasındaki o rahatsız edici arafın, klinik psikoloji ve felsefe kadar bilişsel psikolojide de çok net, adeta matematiksel bir karşılığı vardır: Zeigarnik Etkisi.
Litvanyalı-Sovyet psikolog Bluma Zeigarnik ve hocası Kurt Lewin tarafından 1920'lerde Berlin'de kalabalık bir restoranda keşfedilen bu etki, garsonların henüz hesabı ödenmemiş karmaşık siparişleri zihinlerinde en ince detayına kadar kusursuzca tutarken, hesap ödendikten ve iş bittikten hemen sonra tüm detayı tamamen unuttuklarının gözlemlenmesiyle formüle edilmiştir.
Bu fenomen, insan zihninin yarım kalan, kesintiye uğrayan veya bitirilmeyen görevleri, tamamen bitirilip sonlandırılmış olanlara kıyasla çok daha net, çok daha baskın bir şekilde hatırladığını bilimsel olarak kanıtlar. Kurt Lewin'in alan teorisi ile açıklanan bu duruma göre, başlanan bir iş zihinde o göreve özgü bir "gerilim" yaratır.
İş tamamlandığında bu gerilim boşalır ve zihin rahatlar. Ancak iş yarıda kesildiğinde veya yarım bırakıldığında bu gerilim devam eder ve o içerik bilişsel olarak sürekli erişilebilir halde kalarak zihni meşgul etmeyi sürdürür. Zeigarnik'in meslektaşı Maria Ovsiankina ise bu etkiyi bir adım öteye taşıyarak Ovsiankina Etkisi'ni tanımlamıştır: Yarım bırakılmış ve kesintiye uğramış bir iş, insanda o işe geri dönüp onu bitirmeye yönelik güçlü ve istemsiz bir dürtü, müdahaleci düşünceler yaratır.
İşte o komodinin üzerinde duran, kırkıncı sayfasında ayracıyla bekleyen kitap, bir kağıt yığınından çok daha fazlasıdır. Çekmecedeki yarım kalmış örgü, iptal edilmeyen spor salonu üyeliği, gönderilmeyen o taslak e-posta... Neden başlanan bir hobi köşede tozlanırken, bir yandan da zihnimizi kemirmeye, bize dilsiz bir şekilde suçluluk hissettirmeye devam eder?
Neden onlara baktığımızda tarifsiz bir yorgunluk hissederiz? Çünkü o nesne, yarım kalmışlık dolayısıyla beyinde hâlâ "aktif ve çözülmemiş" bir dosyadır; bilişsel bir yüktür.
Yale Üniversitesi'nde psikoloji profesörü Brian Scholl ve ekibi tarafından yapılan yakın tarihli bir araştırmanın ortaya koyduğu gibi, "yarım bırakılmışlık" hissi, beynin doğasına aykırıdır. İnsan zihni doğası gereği amaç yönelimli bir yapıya sahiptir ve beyin, tabiri caizse, açıkta sallanan iplikleri hiç sevmez. Bu yarım kalmışlık, psikolojik bir tansiyon ve bilişsel uyumsuzluk oluşturarak bireyin zihinsel kaynaklarını sömürür.
Özellikle yüksek standartlara sahip, mükemmeliyetçi baskılar hisseden, çok çalışan ama bir o kadar da çabuk bunalan profesyoneller ve başarılı bireyler, bu açık döngülerin altında en çok ezilenlerdir. Prokrastinasyon, bu kişilerde bir tembellik değil; projenin büyüklüğü karşısında yaşanan "bunalma", "mükemmel olmak zorunda" inancı veya projenin uyandırdığı "duygusal direnç"ten kaynaklanır.
Beyin, algılanan rahatsızlıktan kaçmak için dikkati daha kolay, daha ödüllendirici ve hızlı bitirilebilir küçük işlere yönlendirir. Ancak arka planda biriken bu yarım projeler, kişide sinsi bir arka plan stresi yaratır ve zamanla kişinin kendine duyduğu güveni kökünden aşındırır.
Kişi, "Ben yetenekliyim" inancından yavaş yavaş "Neden başladığım hiçbir şeyi bitiremiyorum?", "Ben bir sahtekar mıyım?" şüphesine sürüklenir. Yarım bırakılan işlerin bu arafı, sadece basit bir zaman kaybı değil; doğrudan enerjinin, iradenin ve insanın öz-saygısının sessizce sömürülmesidir.
İrade Kaybı, Apati ve Anlamsızlık Krizi: Rollo May'in Perspektifi
İnsan neden heyecanla, dopamin sarhoşluğuyla başladığı bir şeye karşı aniden, sanki bir fiş çekilmiş gibi tüm ilgisini kaybeder? Varoluşçu psikolojinin en büyük isimlerinden biri olan Rollo May'e göre, bu durum sıradan bir "sıkılma" veya "ilgi kaybı" eylemi değil, çok daha derin, yapısal bir "apati" ve "irade krizi" durumudur.
May, Aşk ve İrade adlı başyapıtında, modern insanın en büyük probleminin sanıldığı gibi kaygı değil, apati olduğunu vurucu bir şekilde ortaya koyar. May'in o ünlü sözüyle, "Sevginin zıttı nefret değildir; sevginin zıttı apatidir."
Apati, iradenin ve sevginin geri çekilmesidir, kişinin dünyaya, projelere, diğer insanlara ve en önemlisi kendi eylemlerine olan adanmışlığını bilinçli ya da bilinçsizce askıya almasıdır. Bir projeye, bir sanatsal yaratıma, bir eğitime tutkuyla başladığımızda, varoluşsal bir "niyetlilik" sergileriz.
Niyetlilik, basitçe bir niyet etme hali değil, deneyime anlam veren, insanın dünyayı nasıl algıladığını şekillendiren, özne ile nesne arasında o hayati köprüyü kuran aktif bir yapıdır. Niyetliliğimiz sayesinde dünyaya uzanır, kendi irademizle onu şekillendirmeyi arzular ve aynı zamanda onun tarafından etkilenmeye kendimizi açarız.
Ancak süreç zorlaştığında, birey kendi niyetliliğinin ve sorumluluğunun ağırlığı altında ezildiğinde, modern hayatın o "gelişigüzel" ve "anlamsız" uyarıcı yağmuru altında bunaldığında, en keskin hayatta kalma mekanizması olarak "apati" devreye girer.
Bir şeye karşı ilgisizleşmek, hissizleşmek, duyguların kuruması durumu; o projenin veya o insanın aniden gerçekten önemsizleşmesinden değil, insanın dünyayla kurduğu o keskin, talepkar ve yaralayıcı temastan kaçmak, kendini korumak istemesinden kaynaklanır.
İlginin aniden kaybı, kişinin stres ve karmaşa dönemlerinde başvurduğu, acı hissetmemek, başarısızlıkla veya reddedilmeyle yüzleşmemek için kendini uyuşturduğu bir tür geri çekilmedir. May, "İçsel yaşam kuruduğunda, hisler azalıp apati arttığında, kişi başka birine veya dünyaya sahici bir şekilde dokunamadığında," insanın bir boşluğa sürüklendiğini belirtir.
İnsan, her şeyden öte anlam arayan bir varlıktır. Varoluşçu psikiyatrist Irvin Yalom'un da vurguladığı gibi, günümüzdeki depresyon vakalarının çok büyük bir bölümü aslında maskelenmiş bir "anlamsızlık krizi", varoluşsal bir hastalıktır. Yalom, bu amaç yoksunluğunu sıkıntı, apati ve içsel bir boşluk olarak deneyimlediğimizi belirtir.
İnsan artık ne içgüdüleri tarafından ne de gelenekler tarafından ne yapması gerektiğine dair yönlendirilir; dolayısıyla kendi ne istediğini bilmez halde kaybolur. Bir kitabı veya bir işi yarım bıraktığımızda, arka planda yankılanan sinsi ve yıpratıcı soru şudur: "Bunun ne anlamı var? Bunu yapsam ne değişecek? Kime ne faydası var?"
Her şeyin eninde sonunda biteceği, evrensel bir mutlak noktanın, ilahi bir adaletin veya kalıcı bir eserin olmadığı bir dünyada, efor sarf etmenin, o dili öğrenmenin, o kasları geliştirmenin beyhudeliği fikri aniden zihne sızar. Çaresizliğin ve anlamsızlığın bu nihilistik boyutu, kişinin tüm ilgisini, hevesini bir asit gibi yakıp yok eder.
Bu noktada birey, "Bu böyledir işte" diyerek omuz silker, kendi aklını ve tutkusunu uyuşturarak o potansiyeli çürümeye terk eder. Bu, Rollo May'in gelişim aşamalarında bahsettiği "sıradan varoluş" durumudur; kişinin özgür iradesinden, yaratıcılığından vazgeçip hayatın öğütücü, rutine dayalı çarklarına teslim olmasıdır.
Masumiyet ve isyan aşamalarını geçen insan, burada sıradanlığa saplanır. Ancak insanın asıl ulaşması gereken, korkularına ve anlamsızlığa rağmen hayatın zorluklarını kucakladığı, iradesini yeniden inşa ettiği, "ilahi delilik" ile anlamı yoktan var ettiği "yaratıcı varoluş" evresidir. Yaratıcı insan, varolmayıştan kaçan değil, onunla güreşen ve anlamsızlığa anlamı dayatandır.
Bitiş Çizgisi Korkusu: Irvin Yalom, Thanatos ve Yaşanmamış Hayatın Ağırlığı
Arzuyla başlanan, büyük emekler verilen bir eylemin tamamlanmasına ramak kala, son yüzde onluk dilimde aniden bırakılmasının, tezin son bölümünün yazılmamasının, kitabın son elli sayfasının okunmamasının ardında yatan en karanlık, en sarsıcı, en varoluşsal gerçek ise "ölüm kaygısı"dır.
Varoluşçu psikoterapinin büyük ustası Irvin Yalom'a göre insanın hayattaki en temel meseleleri, yani "varoluşsal verileri" şunlardır: Ölüm, Özgürlük, Yalıtım ve Anlamsızlık. Tüm bu verilerin en temeli, en kapsayıcısı ve insanoğlunu en çok dehşete düşüreni ise ölümdür.
Bir projeyi, bir kitabı, bir sanat eserini bitirmek, nihayete erdirmek psikolojik düzlemde tam olarak ne anlama gelir? Bitiş, bir sondur. İnsan zihni için yaşanan her küçük son, sembolik olarak nihai sonun, varlığın tamamen silineceği o mutlak hiçliğin, yani ölümün bilinçdışı bir provasıdır.
İnsanlar genellikle kendi kapasitelerine güvenmedikleri, başarısızlıktan veya eleştirilmekten korktukları için bir işi yarım bıraktıklarını rasyonalize ederler; oysa "bitiş çizgisi korkusu", bazen başarısızlık korkusundan çok daha kudretli, çok daha felç edici bir engelleyicidir.
Çünkü bir eylem tamamlandığında, hedefe ulaşıldığında geriye yüzleşilmesi gereken devasa bir boşluk ve "Şimdi ne olacak? Sırada ne var?" sorusunun getirdiği derin dehşet kalır. O projenin bitişinin ardından gelen sessizlik, ölümün mutlak sessizliğinin bir yansımasıdır.
Hayatı doya doya deneyimlemede ne kadar başarısız olursanız, ölümden o kadar çok korkarsınız. Bir projeye büyük bir hevesle başlayan ama yarım bırakan insan, aslında potansiyelini yaşamamış, o "yaşanmamış hayat" stoğunu dolduran insandır.
Bu durum ironik ve trajik bir paradoks yaratır: İnsan, bitişin getireceği "son" hissiyle, yani ölümün o sessiz hatırlatıcısıyla yüzleşmemek için projelerini yarım bırakır ve arafta yaşamayı seçer. "Asla bitirmem, böylece o eylem, o potansiyel benim için daima canlı, daima ölümsüz, sonsuza dek devam eden bir süreç olarak kalır," diye fısıldar bilinçdışı.
Ancak işler yarım kaldıkça, "Yaşanmamış hayat" tortusu büyür, Gestalt yaklaşımında bahsedilen tamamlanmamış işler bedeni esir alır ve bu eylemsizlik, bu tatminsizlik, ölüm kaygısını azaltmak yerine tam tersine onu devasa, katlanılmaz boyutlara ulaştırır.
Yalom, ölümün insanda açtığı bu yaranın kökenlerini incelerken Gılgamış Destanı'na atıfta bulunur. Gılgamış'ın, dostu Enkidu'nun ölümü karşısında duyduğu dehşet hepimizin evrensel çığlığıdır. Hepimiz bu "ölümlülük yarası" ile yaşıyoruz.
Yalom'un bir başka eserinde Arthur Schopenhauer üzerinden verdiği o sarsıcı, şiirsel metaforla insan hayatı; eninde sonunda patlayacağını kesin bir şekilde bildiğimiz halde, bir sabun köpüğünü olabildiğince büyük ve olabildiğince uzun süre şişirmeye çalışmamıza benzer. Ölüm sabun köpüğünün patlamasıdır.
İşte yarım bıraktığımız her heves, köşeye attığımız her kitap, vazgeçtiğimiz her hedef; o sabun köpüğünün patlama anını ertelemeye, üflemeyi tam ortasında keserek köpüğü donmuş bir halde havada asılı bırakmaya, zamanı durdurmaya dönük nafile ama bir o kadar da son derece insani, yürek burkan bir çırpınıştır.
Edebiyatta ve Sinemada Arafın Estetiği: Pessoa, Kafka ve Donmuş Zaman
Varoluşsal arafın, bitmemişliğin, anlamsızlığın ve yarım bırakılmışlığın en estetik, en vurucu yansımalarını elbette edebiyatta ve sinemada buluruz. Okuyan herkesin "İşte bu tam olarak benim ruh halim!" diyeceği o derin, sisli yabancılaşma hissi, Portekizli şair ve yazar Fernando Pessoa'nın Huzursuzluğun Kitabı adlı devasa başyapıtında adeta ete kemiğe bürünür.
Pessoa'nın "Bernardo Soares" adlı alter-egosu aracılığıyla yarattığı bu eser, yazarın ölümünden sonra bir sandıkta bulunan düzensiz notlardan oluştuğu için bizzat kendisi parçalı, tamamlanmamış ve ebedi bir arafta kalmış bir projedir.
Bu satırlar, bir hobiye, bir eğitime, bir amaca büyük bir arzuyla başlayıp sürecin içinde anlamını yitiren, başlangıçtaki "neden"ini unuttuğu için eylemi olduğu yerde, bir heves enkazı olarak terk eden her modern insanın sızlayan içsesidir.
Pessoa, bu yarım bırakmanın o melankolik, donuk arafını çok daha derinleştirerek şu sarsıcı kelimelerle tarif eder: "Ben, hiçbir zaman yapılmamış jestlerin, hiçbir zaman düşünülmemiş veya söylenmemiş kelimelerin, sonuna kadar düşlemeyi unuttuğum rüyaların bir kuyusuyum."
Kişi bir şeye başlayıp onu yarı yolda terk ettikçe, kendi varlığıyla teması kopar, Pessoa'nın ifade ettiği gibi o uyuşukluğun içinde "kendi ruhundan sürgün edilir". Zamanı ziyan etmenin, eylemsizliğin bile bir estetiği vardır der Pessoa; insan o varoluşsal boşlukta, o hiçbir yere ait olmama halinde kendi eylemsizliğini ve apatiyi romantize etmeye, yarım kalmışlığı bir yaşam biçimi olarak kabul etmeye başlar.
Bir kitabın ortasında durmak, kendi hikayesinin, kendi otantik varoluşunun yazarı olmayı reddetmektir. İnsan Pessoa'nın kelimeleriyle kendi zindanını sadece düşlerinin gölgeleriyle süslemeye razı olur.
Benzer bir varoluşsal düğüm, modern edebiyat tarihinin en büyük isimlerinden Franz Kafka'nın dünyasında yapısal bir biçim alır. Kafka'nın edebi dehası ve dünya edebiyatına bıraktığı mirasın temelini oluşturan üç büyük eseri; Dava, Şato ve Kayıp Şahıs/Amerika, yazarın hayatında asla bitirilememiş, tam anlamıyla yarım bırakılmış romanlardır.
Kafka evreninin en belirgin, en boğucu özelliği; karakterin hedefe hiçbir zaman ulaşamaması, sürekli ötelenme, bitmek bilmeyen absürt bürokratik engeller ve mutlak bir sona, bir kapanışa asla varamama, yani ebedi bir "araf" halidir. Şato'da kadastocu K., hiçbir zaman o gizemli Şato'ya ulaşamaz; Dava'da Josef K., suçunun ne olduğunu asla tam anlamıyla öğrenemez ve hukuki süreç hiçbir zaman rasyonel, adil bir şekilde sonlanmaz.
Kafka'nın, günlüklerinde roman yazarlığını "edebiyatın utanç verici alçaklıkları" olarak nitelendirmesi ve bu devasa eserleri yarım bırakması, onun karakterlerinin yaşadığı o ebedi askıda kalma, sonuca varamama trajedisinin bizzat yazarın eyleminde vücut bulmuş en büyük kanıtıdır.
Okur, bir Kafka romanı okurken hikayenin bir çözüme ulaşmasını umutsuzca beklerken, aslında kendi yarım bıraktığı eylemlerin o bunaltıcı, asla sonlanmayan arafında gezinir. Kafka, yarım kalmışlığın anlamsızlığını suratımıza çarpar.
Sinemada ise, insanın bir seçime bağlanmaktan duyduğu varoluşsal dehşetin ve her an rotayı değiştirip önceki projeyi yarım bırakmasının en mükemmel örneklerinden biri Joachim Trier'in yönettiği, modern klasiğe dönüşen Dünyanın En Kötü İnsanı filmidir.
Filmin ana karakteri Julie, yirmili yaşlarının sonlarında olan, tıp okurken hayatın sadece "beden"den ibaret olmadığını düşünüp aniden vazgeçerek psikolojiye, oradan bilginin sınırlarını aştığını iddia edip fotoğrafçılığa atlayan, yazarlığa heves edip bırakan, ilişkilerinde sürekli bir "doğru yeri, asıl hayatı kaçırma" korkusuyla hareket eden tam bir modern çağ temsilcisidir.
Julie'nin hayatı, Gestalt deneyim döngüsünün tam anlamıyla sürekli kesintiye uğradığı, enerjinin sürekli dağıldığı dev bir "bitmemiş işler" koleksiyonudur. Filmin en büyüleyici ve ikonik sahnesinde Julie, mevcut sevgilisi Aksel ile olan hayatının güvenli ama tahmin edilebilir monotonluğundan kaçmak ve yeni tanıştığı Eivind ile olan "olasılığı" yaşamak için kelimenin tam anlamıyla "zamanı dondurur".
Tüm Oslo şehrinde zaman donar; kahveler havada asılı kalır, insanlar heykelleşir, sadece Julie ve Eivind hareket eder. O büyüleyici müzik eşliğinde koştuğu bu sahne, insanın yeni bir projeye, yeni bir ilişkiye adım attığındaki o ilk hevesi, o ilk dopamin patlamasını yaşarken, dünyanın geri kalanının donmasını arzulayan o çocuksu, gerçekdışı fanteziyi simgeler.
Julie, bir hayat yolunu seçip o yolun bedellerini ödemek yerine, seçenekleri sonsuza dek açık tutmayı diler. Seçim yapmanın, bir yolda sonuna kadar yürümenin getireceği o kapatıcılık, kesinlik ve "yaşlanma" hissi onu dehşete düşürür.
Film, "Ne yapıyorsun, mesleğin ne?" sorusunun "Nasılsın?" sorusundan çok daha önemli ve dayatmacı olduğu bir dünyada, kimlik inşasını tamamlamayı reddeden, hedeflerini yarım bırakan, arafta oyalanan, "ben bilmiyorum" demeyi seçen bir kadının varoluşsal melankolisini kusursuzca yansıtır.
Virginia Woolf'un Mrs. Dalloway eserinde Peter Walsh'un dediği gibi, "Ancak ben ne hissettiğimi bilmiyorum" diyen modern insanın, kendi duygularına karşı hissettiği bu yabancılaşma, bizi sürekli başlangıçlar yapmaya ama asla sonlandırmamaya mecbur kılar.
Yanlış Mağaradaki Örümcek ve Soruları Yaşama Cesareti
Yarım bırakılan her kitap, gidilmeyen her spor salonu, öğrenilmeyen her dil, yarısına kadar yazılıp silinen her satır, vazgeçilen her ilişki; basitçe sıradan bir tembellik, bir zaman yönetimi zaafiyeti veya karaktersizlik hikayesi değil, insanın kendi varoluşsal kaygılarıyla, özgürlüğün ezici ağırlığıyla ve bitişin getireceği "sonluluk/ölüm" hissiyle ettiği sessiz, karanlık ama bir o kadar da derin bir danstır.
Ancak bu kısırdöngüden, bu Zeigarnik ağırlığından ve ruhu yoran araftan çıkış mümkündür. Çıkış yolu, insanın kendi arafıyla cesaretle yüzleşmesinden, o yarım kalmışlıkların, o "açık sekmelerin" üzerine fener tutmasından geçer.
Varoluşçu yaklaşım ve Gestalt felsefesi, bize hissizleşmenin, kaçışın ve yarım bırakmanın kaçınılmaz insan doğasını gösterirken, aynı zamanda şifanın bizzat o tamamlanmamışlığın içinde olduğunu da sunar.
Rilke'nin bu engin perspektifi, yarım kalmışlıkların zihinde getirdiği o Zeigarnik gerilimini, o yakıcı suçluluk duygusunu dindiren varoluşsal bir merhemdir. İnsan her başladığı şeyi mükemmel bir "şekil" halinde kapatmak, her başlattığı projeyi kusursuzca bitirmek zorunda değildir.
Bazen yarım bırakılan bir hobi, hevesle atlanılan ama yarı yolda terk edilen bir eğitim, aslında yanlış bir sokağa girildiğinin anlaşılması üzerine verilen çok bilinçli, çok sağlıklı bir "geri çekilme" kararı olabilir.
Ekonomi ve psikoloji biliminde "Batık Maliyet Yanılgısı" olarak bilinen; "O kadar başladım, para verdim, emek verdim, bitirmek zorundayım" inancı, insanın kendi boynuna geçirdiği, sırf tutarlı görünmek uğruna kendini yok ettiği bir idam ilmeğinden farksızdır.
Bazen "pes etmek", sanıldığı gibi bir irade zayıflığı değil; ısrar etmenin artık bir takıntıya ve engele dönüştüğünü fark edecek kadar bilgeleşmek, "ne zaman bırakacağını bilmek" ve enerjiyi doğru yere kanalize etmek erdemidir.
İskoç kralı Robert the Bruce'un mağarada izlediği, ağını örmek için defalarca deneyip düşen ve sonunda başaran örümcek hikayesi klasik bir azim öyküsüdür; peki ya örümcek mağaranın yanlış, hiçbir avın gelmeyeceği ıssız bir köşesine ağ örüyorsa? İnatla, sırf başlamış olmak için yanlış duvara ağ örmek, bir zafer değil, varoluşsal bir körlüktür.
Komodinin üzerinde bekleyen o kitap yarım bırakılmıştır, çünkü o kitap artık okurun içindeki yeni sorulara yanıt veremiyordur. Okur o kitabın vereceği yanıttan çoktan öteye geçmiş olabilir.
Ancak kişi, Gestalt'ın İçe Atma, Yansıtma veya Kendine Döndürme gibi tuzaklarına düşmediğinden eminse; o eylemi gerçekten kalpten istiyorsa, onu tamamlamak onun "otantik" varoluşuna hizmet edecekse, işte o zaman Rollo May'in işaret ettiği "irade" ve "niyetlilik" devreye girmelidir.
Başlangıçtaki o sahte dopaminin ateşi söndüğünde, ortadaki o sıkıcı, rutubetli ve zorlu vadiden geçmek için salt anlık motivasyona değil, o eylemi kendi varlığına ve kimliğine katma inancına ihtiyaç vardır.
Kişi o karanlık eşikte kendine şunu sormalıdır: "Ben bu işi, mükemmeliyetçilik korkusuyla mı, dışarının beklentilerinden bunaldığım için mi, başarısızlık ihtimaliyle yüzleşmemek için mi, yoksa bittiğinde yaşayacağım o büyük boşluktan ürktüğüm için mi yarım bırakıyorum?"
Yarım bıraktığımız her proje, her hobi, aslında kendi hayatımızı inşa ederken tuğlaları dizip dizip tam harcını sürecekken kaçtığımız görünmez duvarlarımızdır. Kendi varlığımızın ağırlığını üstlenmek, seçtiğimiz bir şeye bütünüyle adanmak, korkulara rağmen o gestaltı tamamlamak; Fernando Pessoa'nın o harikulade şiirinde belirttiği gibi varoluşsal bir bütünlüğe ulaşmaktır:
Her şeyde tam ol.
Yaptığın en küçük şeye bile Varlığının tümünü koy.
Tıpkı her gölde, tüm ayın Bütünüyle parlaması gibi, Yükseklerde yaşadığı için."
Nihayetinde insan, sonsuz arzular ile sonlu ve kırılgan bir bedenin, sınırsız ihtimaller ile yaşanacak tek bir gerçekliğin kesişim kümesinde duran, arafın ta kendisi olan bir varlıktır.
Başlanan ve yarım bırakılan her eylem, bu devasa kozmik tiyatro sahnesinde insanın kendi potansiyellerini, kendi sınırlarını denediği, kendi varoluşunun tadına baktığı ve çoğu kez o ateşin içinde yanıp kül olmamak için refleksle geri çekildiği bir varoluş denemesidir.
Önemli olan, o yarım kalmışlıklar mezarlığına bakıp kendi ruhunu acımasızca kamçılamak, kendini sahtekar ilan etmek değil; o mezarlıktaki her bir mezar taşını bir bilge gibi okuyarak, insanın kendi otantik yolunu, onu tamamlamaya değecek, o bitiş çizgisi korkusunu aşmaya değecek o tek ve hakiki arzuyu bulabilmesidir.
Her yarım kalan hikaye, belki de henüz yazılmaya hazır olunmayan, doğru zamanını bekleyen, yaşanarak yavaş yavaş cevabına ulaşılacak çok daha derin bir sorunun şefkatli fısıltısıdır.
