Loading...

Kötülüğün Psikanalitik Perspektifi

Kötülük, insanlık tarihi boyunca teolojik veya ahlaki bir sorun olarak görülse de psikanaliz bu kavramı ruhsal aygıtın bir işleyiş kusuru ve nesne ilişkilerinin trajik bir kopuşu olarak ele alır.

Yıkıcılığın Doğuşu: Freud ve Klein

Psikanalizin kurucusu Sigmund Freud, 

kötülüğü meta-psikolojik bir zemine oturtarak “ölüm dürtüsü” (Thanatos) kavramını geliştirmiştir. Freud’a göre insan, kendi yaşamını korumak için içsel yıkıcılığını dış dünyaya, yani “ötekine” yönlendirir. Bu perspektifte medeniyet, bireyin bu ilkel şiddet eğilimini baskılayan ama aynı zamanda yoğun bir suçluluk duygusu üreten bir yapıdır.

Melanie Klein ise bu yıkıcılığı bebeklik dönemindeki “haset” (envy) kavramıyla derinleştirir. Klein’a göre kötülük, öznenin sahip olamadığı iyiliği (iyi nesneyi) sadece ona ulaşamadığı için bozma ve kirletme arzusudur . Bebek, dünyayı “tam iyi” ve “tam kötü” olarak böldüğü “paranoid-şizoid konum”da, dışarıdan gelecek hayali saldırılara karşı önleyici bir zulüm geliştirir.

Düşüncenin ve Otonominin İmhası: Bion ve Gruen

Kötülüğün bilişsel boyutu Wilfred Bion’un “bağlantılara yönelik saldırılar” kuramıyla açıklanır. Bion’a göre kötülük, zihnin anlam kurma yetisine yapılan bir saldırıdır; gerçekliğin acısına dayanamayan birey, anlamı ve düşünceyi yok ederek dünyayı duygusuz bir boşluğa çevirir.

Bu noktada Arno Gruen,  kötülüğü toplumsal bir “normalliğin deliliği” olarak tanımlar. Gruen’e göre kötülük doğuştan gelmez; çocuğun sevgi uğruna otonomisinden vazgeçip güce boyun eğmesiyle başlar . Kendi içsel acısına ve kırılganlığına yabancılaşan birey, otonomisini “sahte bir benlik” ve güç arayışına kurban eder. Gruen, bu durumun empatiyi yok ederek bireyi duygusuz bir “robot-insana” dönüştürdüğünü ve kitlesel şiddeti normalize ettiğini savunur .

Kolektif Kötülük ve Savaş: Fornari ve Volkan

Kötülüğün kitlesel tezahürü olan savaşı analiz eden Franco Fornari, savaşı “paranoid bir yas reaksiyonu” olarak görür. Fornari’ye göre toplumlar, içsel suçluluk duygularından kaçmak için bir “dış düşman” yaratır ve bu düşmanı yok etmeyi kutsal bir görev (potlaç) olarak görürler.

 

Vamık Volkan ise bu süreci “seçilmiş travmalar” üzerinden açıklar; nesiller boyu aktarılan yas tutulmamış acılar, günümüzde “ötekinin” şeytanlaştırılması için bir yakıt görevi görür.

Modern Perspektif: Fonagy ve Zihinselleştirme

Peter Fonagy, kötülüğü “zihinselleştirme” kapasitesinin kaybı olarak tanımlar. Zihinselleştirme, ötekinin bir zihni ve duyguları olduğunu anlama yetisidir . Travmatik bağlanma sonucu oluşan “yabancı benlik” (alien self), bireyin ötekini bir insan olarak değil, sadece bir “nesne” olarak görmesine neden olur. Bu durumda şiddet, bir iletişim biçimi değil, zihinsel bir çöküşün dışavurumudur .

Narsisizm ve Sadizm: Fromm, Kernberg ve Kohut

Kötülüğün en karanlık klinik tabloları narsisizmle ilişkilidir:

Erich Fromm: Kötülüğün özünü “nekrofili” (ölüm ve cansız olana duyulan aşk) ve “malign narsisizm”de bulur .

Otto Kernberg: Malign narsisizmi; narsisistik yapı, antisosyal davranış, ego-sintonik sadizm ve paranoid yönelimin bir birleşimi olarak tanımlar.

Heinz Kohut: Kötülüğün arkasındaki motor gücün, aşağılanma sonucu oluşan ve bitmek bilmeyen bir intikam arzusu olan “narsisistik öfke” olduğunu belirtir .

Lacan’dan Winnicott’a: Arzu ve Umut

Jacques Lacan, kötülüğü “jouissance” (yıkıcı haz) ve ötekinin arzusuna duyulan tahammülsüzlük üzerinden okur . Öte yandan Donald Winnicott,  “antisosyal eğilimi” bir umut belirtisi olarak görür; suç işleyen çocuk aslında çevresinden bir sınır ve bakım talep etmektedir. Bu umut feryadı duyulmadığında, davranış katılaşarak gerçek bir kötülüğe dönüşür.

 Sonuç: Kötülüğün Panzehiri Nedir?

Psikanalitik analizler gösteriyor ki kötülük, ancak düşünme kapasitesinin korunması, yasın tutulması ve ötekinin öznelliğine saygı ile aşılabilir. Arno Gruen’in vurguladığı gibi, kendi kırılganlığımızı kabul etmek, bizi başkalarına karşı zalimleşmekten koruyan en büyük güçtür .

 
Yazar – Uzman Klinik Psikolog Yunus Kaplan
“Ruh sağlığına özen göstermek, hayatın yükünü hafifletmenin değil; yaşamı daha derin, daha anlamlı ve daha dengeli yaşayabilmenin en önemli adımıdır.”
Yunus Kaplan
Uzm. Klinik Psikolog