Loading...

Juan-David Nasio’nun Psikanalitik Çerçevesinde Aşk Acısı

Juan-David Nasio'nun Psikanalitik Çerçevesinde Aşk Acısı: Kayıp, Yas ve Bedenin Dönüşümü Üzerine Kapsamlı Bir İnceleme

Psikanalitik bağlamda aşkın, acının, kaybın, yasın ve bedenin dönüşümünün Juan-David Nasio’nun kuramsal çerçevesi üzerinden derinlemesine incelenmesi.

Psikanalitik Bağlamda Aşkın ve Acının Fenomenolojik Temelleri

İnsanlık durumunun en temel, en evrensel ancak kavranması ve dilsel bir çerçeveye oturtulması en güç deneyimlerinden biri olan aşk acısı, psikanaliz tarihinde sıklıkla teorik tartışmaların ve klinik gözlemlerin merkezinde yer almıştır. Arjantin kökenli, yaşamını ve çalışmalarını Paris'te sürdüren, saygın bir psikiyatrist ve Jacques Lacan'ın kurduğu tarihi École Freudienne'in eski bir üyesi olan psikanalist Juan-David Nasio, aşk acısını ve ruhsal ıstırabı salt geçici bir duygu durum bozukluğu olarak değil, varoluşsal ve yapısal bir kriz, insan psişesinin sınırlarını test eden bir yarılma olarak ele alır.

Yazarın literatürde büyük yankı uyandıran ve psikanalitik çevrelerde bir başyapıt olarak kabul edilen "La douleur d'aimer" (Aşk Acısı / Sevmenin Acısı) adlı eseri, Freudyen ve Lacanyen psikanalitik teorinin en uç sınırlarında dolaşarak, ruhsal acının (psychic pain) ilk kez bu denli münhasır, eksiksiz ve derinlemesine bir incelemesini sunar.

Juan-David Nasio'nun teorik inşasının kalbinde, sevmenin ve acı çekmenin birbirine ontolojik olarak bağlı olduğu düşüncesi yatar. Nasio'ya göre aşk, özünde bir bekleyiş, geleceğe yönelik sarsılmaz bir inanç ve ötekine yöneltilen yoğun bir ruhsal yatırımdır. İnsan, beklediği için sever; kaybettiği ve bu beklentisi aniden kesintiye uğradığı için ise acı çeker.

Aşk, hiçbir zaman tamamlanmış, statik bir durum değildir; her zaman bir oluşum, sürekli yeniden inşa edilen, içselleştirilmiş, idealleştirilmiş ve dolayısıyla kısmen dışsal gerçeklikten bağımsız, irrasyonel bir imgedir. Seçilmiş bir nesneye, arzulanan bir partnere, bir dosta veya bir çocuğa yöneltilen bu umut dolu bekleyişin aniden, şiddetle ve öngörülemez bir biçimde kesintiye uğraması, aşk acısının merkez üssünü oluşturur.

Psikanalitik düzlemde bu acı, salt nesnenin fiziksel yokluğundan ibaret değildir; kaybedilen sevilen nesneye yönelik paradoksal bir aşırı yatırımın (overinvestment) şiddetlendirdiği, benliğin kendi sınırlarını yitirdiği ve öznenin kendi bütünlüğünü sorguladığı bir travma halidir.

Nesnenin yitimi, öznenin kendi ruhsal aygıtında bir parçalanmaya yol açar, çünkü sevilen kişi yalnızca dışsal bir varlık değil, öznenin kendi benliğini inşa ettiği, kendi arzusunu tanıdığı narsisistik bir aynadır. Nesne kaybolduğunda, ayna kırılır ve özne kendi yansımasını, dolayısıyla varoluşsal zeminini kaybeder.

Nasio'nun yaklaşımı, bu noktada aşk acısını sıradan bir ayrılık ve kayıp meselesi olmanın çok ötesine taşır. Acıyı; dürtünün bir nesnesi (objet de la pulsion), bilinçdışının karanlık bir tezahürü, Lacanyen terminolojideki jouissance'ın (keyif/acı) bedensel bir yankısı ve sessizliğin sağır edici çığlığı olarak tanımlar.

Aşkın mutluluğu, aydınlığı ve coşkusu nasıl tam olarak anlatılamazsa, aşkın acısı da kelimelere sığmaz; aşkın ışığı ne kadar mucizeviyse, yarattığı karanlık da o derece dipsiz, tasvir edilemez ve yıkıcıdır.

Aşk acısı rasyonel bir açıklama kabul etmez; o, bedeni ve zihni aynı anda işgal eden, öznenin geçmişini ve geleceğini tek bir ıstırap anında donduran mutlak bir şimdiki zaman deneyimidir.

Bu derinlikli inceleme, Nasio'nun çalışmalarının disiplinlerarası doğasından da beslenir. Yazar, sadece psikanalitik metapsikoloji ile yetinmez; Spinoza ve Descartes gibi filozofların rasyonel ve duygulanımsal analizlerinden, Pindar, Marcel Proust ve Paul Verlaine gibi edebi figürlerin estetik ve duygusal dışavurumlarından da faydalanarak insanlık durumunun bu en karmaşık deneyimini çok boyutlu bir şekilde örer.

Nasio'nun söyleminin bu disiplinlerarası dokusu, yineleme (repetition) kavramının ve ruhsal ıstırabın hem psikanalizdeki hem de insanlık durumundaki kritik önemini aktarır. Aşk acısı, kelimelerin bittiği yerde başlar; ancak Nasio'nun amacı, bu dile gelmez acıyı psikanalitik bir kelime dağarcığı ile yeniden simgesel düzene kazandırmaktır.

Travmanın Tene Nüfuzu: Sünger-Beden (Matière-éponge) ve Şokun Somatizasyonu

Aşk acısının en kritik, en yakıcı ve klinik olarak en çok karşılaşılan boyutlarından biri, ruhsal olanın fiziksel olanla nasıl kopmaz bir biçimde iç içe geçtiğidir. Nasio'nun özgün kuramında beden, dış tehditlere açık, salt gözenekli bir yüzeyden veya biyolojik bir zırhtan ibaret değildir.

Bunun yerine beden, dışsal enerjiyi büyük bir iştahla emen, duygulanımsal şokları kendi dokularına hapseden ve bu enerjiyi içselleştiren bir "sünger-madde" (matière-éponge) olarak işlev görür. Karşılıksız kalan, acımasızca reddedilen, ihanete uğrayan veya aniden ölümle sona eren bir aşk, bu sünger-beden tarafından absorbe edilen devasa bir duygulanımsal şoka dönüşür.

Psikanalitik perspektiften bakıldığında, romantik ıstırap, sevginin doğasında var olan karşılıklılık ilkesi ortadan kalktığında gerçek bir işkence (véritable supplice) halini alır ve bedeni dışarıdan içeriye doğru çürütmeye başlar.

Bu şok anında, terk edenin dudaklarından dökülen sözcükler ve onların taşıdığı acımasız anlamlar, kişinin savunmasız derisini (defenseless skin) bir bıçak darbesi, bir mermi ya da bir yıldırım çarpması (coup de foudre) gibi delip geçer.

Edebi örnekler, özellikle Marie NDiaye'nin "Ladivine" romanındaki Clarisse karakterinin yaşadığı terk edilme travması üzerinden, bu nüfuz edişin nasıl bir içsel yıkıma yol açtığını gösterir. Sözcükler sadece işitilmez; bedene bir travma nesnesi olarak saplanırlar.

Sigmund Freud'un nöronal bellek ağlarında kalıcı yollar açılmasını, dış enerjinin zihinsel aygıtta kalıcı bir iz bırakmasını tanımlamak için kullandığı "frayage" (kolaylaştırma/yol açma/iz bırakma) kavramı, Nasio'nun aşk acısının bedende nasıl silinmez izler bıraktığını açıklamak için başvurduğu en temel mekanizmalardan biridir.

Dışsal bir enerji veya yaralayıcı bir sözcük deriden içeri bir kez nüfuz ettiğinde, içeriden son derece sessiz, sakin ama bir o kadar da titiz ve amansız bir yıkım (ravage) başlatır ve organizmanın içsel dengesini kalıcı olarak bozar.

Ruhsal yaralar (plaies psychiques), somatizasyon yoluyla doğrudan acı çeken kişinin fiziksel bedenine kazınır; kalp ritminin bozulması, nefes darlığı, kronik ağrılar ve uyku düzeninin parçalanması bu yıkımın dışavurumlarıdır.

Kaybın bedensel deneyimi, sadece metaforik değil, bilişsel ve biyolojik düzeyde de çok somut bir karşılık bulur. Otonom sinir sisteminin bir parçası olan sempatik sistem, böylesi bir duygusal dehşet ve varoluşsal tehdit karşısında adeta "donup kalır" (freezing).

Bilişsel bir perspektiften bakıldığında travma, bu dehşet anında zihnin işlemleme kapasitesinin çökmesidir. Kaybın ilk duyurulduğu an, haberin öznenin gerçekliğine çarptığı o ilk saniye, benlik için tam bir yıkım ve anihilasyon anıdır. Ebeveynin çocuğunu kaybetmesi, aşığın sevgilisini kaybetmesi veya ihanetin öğrenilmesi gibi durumlarda, o ilk anlarda ruhsal acı, yok edici bir saldırı olarak deneyimlenir.

Bu anın edebiyattaki en çarpıcı yansımalarından biri, Bernard Chambaz'ın oğlunun ölümünü anlattığı "Martin cet été" adlı eserinde görülür. "Martin öldü!" kelimeleri duyulduğunda, özne şoka girer; isim ve yüklem arasındaki bağ, gerçekliğin mantığını paramparça eder ve ebeveynin dünyası geri dönülemez şekilde çöker.

Nasio'nun bu durumu açıklamak için kullandığı betimleme son derece dokunaklı ve vizyonsaldır: Beden aniden kendi zırhını, varoluşsal omurgasını kaybeder ve tıpkı askıdan düşen boş bir kıyafet (un vêtement vide posé sur le sol) gibi yere yığılır. Beden sessiz bir çöküş yaşar; fiziksel bir parçalanma, ruhun bedeni terk edişi, dünyanın bir anda anlamsız bir boşluğa dönüşmesi hissi ortaya çıkar.

Böyle bir mutlak çöküşü durdurmak, benliğin tamamen dağılmasını, zihnin deliliğe kaymasını önlemek için kişinin başvurabileceği ilk ve en ilkel savunma mekanizmaları ise çığlık atmak ve konuşmaktır.

Bedenin derinliklerinden kopup gelen çığlık, acının saf dışavurumudur. Ardından gelen konuşma çabası, kelimelerin zihinde yankılanması, kaybın gerçekleştiği an ile nesnenin henüz var olduğu geçmiş gerçeklik arasında zayıf da olsa bir köprü kurmaya, kopan bağları simgesel bir ağ ile umutsuzca yeniden örmeye çalışır.

Çığlık ve söz, bedenin sünger gibi emdiği acının bir kısmını dışarı atma, yıkıcı enerjiyi tahliye etme girişimidir.

Yas ve Melankoli Arasındaki İnce Çizgi: Yeniden Yapılanma ve Yıkım

Aşk acısı, nesne kaybı ve travma incelenirken, Freud'un psikanaliz külliyatının temel taşlarından olan "Yas ve Melankoli" (Mourning and Melancholia) makalesinde çizdiği teorik sınırlar belirleyici bir zemin oluşturur.

Juan-David Nasio, aşk acısının dinamiğini nevrotik üzüntü ve melankolik yıkım ekseninde detaylandırarak yeniden yapılandırır ve çağdaş klinik pratiğe uyarlar. Normal yas sürecinde kişi, kaybedilen nesneden libidinal enerjisini acı verici, yavaş ve zorlu bir süreçle geri çeker; gerçeğin dikte ettiği üzere nesnenin artık dış dünyada var olmadığını yavaş yavaş kabul eder.

Ancak aşk acısının şiddetli formlarında ve bilhassa melankolik eğilimlerin baskın olduğu vakalarda, psişik manzara çok daha karanlık ve karmaşıktır.

Nevrotik kişi, iğdiş edilme (castration) kompleksinin, yasanın ve arzunun türevleri yüzünden yaşam boyunca zaten sürekli bir düzeyde üzüntü, eksiklik ve tatminsizlik yaşar. Nevrotik deneyimin özü, var olmamak, başaramamak ve nadir olarak başarmak arasında gidip gelen, sürekli bir dalgalanmadır.

Schopenhauer'un irade felsefesini andırırcasına, yaşam birçok başarısızlık ve nadir tatmin anlarıyla doludur. Nevrotiğin temel duygulanımı bu anlamda bitmek bilmeyen bir huzursuzluktur. Oysa ağır depresyon, şiddetli aşk acısı ve melankoli, sıradan bir tatminsizlik değil, ego kimliği düzeyindeki devasa kayıpların sonucudur. Bunlar, özne tarafından son derece şiddetli ve çok acı verici iğdiş edilmeler olarak deneyimlenir.

Melankolide durum, nevrotik üzüntüden yapısal olarak farklılaşır. Melankolik, yalnızca değer verdiği bir nesneyi kaybetmekle kalmaz; nesnenin yitimini kendi benliğine yöneltir. Eksiğini, suçluluğunu ve değersizliğini kendi varlığının tam merkezine yerleştirir.

Melankolik kişi, Freud'un da şaşkınlıkla belirttiği gibi, kendi değersizliğine dair korkutucu, tiranik bir içgörüye sahiptir ve varlığının özüyle yargılayıcı, amansız bir şekilde yüzleşmek zorunda bırakılmıştır.

Nasio'nun eserlerinde irdelediği üzere, acı, melankolik spektrumda arızidir bir durum olmaktan çıkıp, arzuyu destekleyen, benliği bir arada tutan yegane harç işlevine bürünür.

Kaybedilen kişiye yönelik paradoksal aşırı yatırım (paradoxical overinvestment), ayrılığın ve kaybın acısını tahammül edilemez bir boyuta taşır. Acı, artık ortadan kaldırılması gereken bir semptom değil, nesnenin yokluğunda nesnenin yerini alan bir ikame nesnedir.

Yas tutan bir kişinin içinden geçtiği süreç, aslında parçalanmış bir ruhsal yapının psikolojik bir reorganizasyon sürecidir. Bu travmatik durumun yarattığı devasa disorganizasyonun ardından, birey kendi benliğinin parçalarını yeniden birleştirmeye, dünyada kendini yeniden konumlandırmaya çabalar.

Bu bağlamda ruhsal acı, aslında benliğin dağılmasını engelleyen bir savunma mekanizmasıdır. Burada klinik olarak hedeflenen amaç, acıyı uyuşturarak tamamen hissetmemek değil, simgeselleştirme kapasitesini artırarak onunla yaşamayı öğrenmektir.

Elisabeth Kübler-Ross'un yas teorileriyle de paralellik gösteren bu süreçte, hastaya ve ailesine kayıplarını zihinsel olarak işlemeleri için yeterli zaman ve analitik destek tanındığında, kederin, inkarın ve öfkenin dönüştürülmesi mümkün olur.

Ancak psikanaliz, acının pasif bir kabullenişi ile mutluluk arasındaki kalın çizgiyi net bir şekilde çizer. Kabul, nesnenin fiziksel yitiminin simgesel düzene kaydedilmesidir; nesnenin yokluğu, kişinin kendi tarihine bir boşluk olarak, ancak anlamlandırılmış bir boşluk olarak entegre edilir.

Bilinçdışı Acı ve Lacanyen 'Jouissance': Bir Istırap Ekonomisi

Juan-David Nasio'nun Lacanyen geleneğe sıkı sıkıya bağlı kökenleri, aşk acısına yaklaşımında özellikle "jouissance" kavramının merkezi rolünde kendini gösterir. Klasik Freudyen dürtü kuramının ve haz ilkesinin (pleasure principle) ötesine geçen bu konsept, acı ve hazzın paradoksal bir şekilde iç içe geçtiği, dilin, simgesel düzenin ve rasyonelliğin sınırlarının tamamen ötesindeki bir insanlık deneyimini işaret eder.

Nasio'nun kuramında acı, sadece nesneden kopuşun kaçınılmaz bir sonucu ya da talihsiz bir kaza değil, aynı zamanda bilinçdışı bir tatmin biçimi, dürtünün bizzat yöneldiği bir nesne (objet de la pulsion sadomasochiste) haline gelebilir.

"Jouissance acısı" (the pain of jouissance), öznenin kendi ıstırabında bulduğu o paradoksal, yıkıcı, sınırları aşan tatmini tanımlar. Özne, sevilen nesneyi kaybettiğinde ve dünya anlamsızlaştığında, oluşan bu devasa varoluşsal boşluğu acının kendisiyle doldurmaya meyleder.

Acı çeken kişi, acıyı bir varoluş kanıtı, kaybedilen ötekiyle olan bağın yaşayan son kalıntısı olarak görür ve ona umutsuzca, sıkıca tutunur. Acı çekmiyorsa, kaybettiği nesneye ihanet ettiğini düşünür.

Bu durum, acının sadomazoşistik bir dürtü nesnesi ve adeta karanlık bir cinsellik biçimi (pain as a form of sexuality) olarak işlev görmesine yol açar. Acı artık dışarıdan gelen ve savuşturulması gereken bir hastalık değil, öznenin kendi bilinçdışı fantezilerinin merkezinde yer alan, onu tanımlayan bir yapıtaşıdır.

Nasio, "La douleur d'aimer" eserinde bu jouissance kavramını klinik olarak dramatize ederek, aşk acısının mantıksal, dile dökülebilen boyutunu aşan, tamamen akıl dışı ve vahşi doğasını gözler önüne serer.

Bu, kelimelerin tükendiği, analistin yorumlarının yetersiz kaldığı, Lacan'ın terminolojisiyle "Gerçek" (the Real) alanına ait bir ıstıraptır. Simgesel düzenin sınırlarının dışında kalan ve kelimelere dönüştürülemeyen bu acı, bedeni bir savaş alanına çevirir ve somatizasyonu, organik rahatsızlıkları kaçınılmaz kılar.

Kişi, sözcüklerle ifade edemediği yıkımı dokularında, organlarında ve kaslarında yaşamaya başlar. Acı, sessizliğin beden üzerindeki diktatörlüğü haline gelir.

Histeri, 'Moi-Tristesse' (Hüzün Benliği) ve Dönüşüm (Conversion) Semptomu

Aşk acısının klinik tezahürleri ve psikosomatik bedensel reaksiyonları bağlamında, Nasio'nun histeri üzerine yaptığı tarihsel ve derinlemesine psikanalitik analizler vazgeçilmez bir teorik ağırlığa sahiptir.

İngilizce konuşulan psikanalitik dünyada, histeri konsepti genellikle kadınlara yönelik kültürel önyargıları yansıttığı gerekçesiyle modası geçmiş, tartışmalı bir teşhis kategorisi olarak görülmüş ve DSM gibi modern tanı kılavuzlarından somatoform veya dissosiyatif bozukluklar adı altında parçalanarak silinmiştir.

Ancak Nasio, Jacques Lacan'ın teorik izinden giderek bu kavrama eski itibarını ve derinliğini iade eder. Nasio için histeri, modası geçmiş veya cinsiyete bağlı (gender-bound) bir psikopatoloji değil, varoluşun en temel sorularıyla (Bir kadın olmak ne demektir? Bir erkek olmak ne demektir?) doğrudan ilgilenen, insana dair evrensel bir psişik stratejidir.

Histeri, temelde ötekiyle olan hastalıklı, kopmuş ve aşırı talepkâr bir bağın dışavurumudur. Bu yapı genellikle uyku halindedir (latent) ve ancak öznenin yaşamındaki ayrılık, reddedilme veya aşk acısı gibi kırılma noktalarında, travmatik olaylarda alevlenerek tüm gücüyle ortaya çıkar.

Nasio, aktarım ilişkisinde (transference relationship) ve kişinin kendi ruhsal ekonomisinde histerik ego'nun üç kalıcı, temel durumunu tanımlar: Tatminsiz Ego (Moi insatisfait), Histerize Eden Ego (Moi hystérisant) ve Hüzün Egosu / Acı Benliği (Moi tristesse).

Aşk acısı ve melankolik eğilimler bağlamında, bu "Hüzün Benliği" (Moi-tristesse) kavramı kilit bir role sahiptir. Histerik özneler sıklıkla bu melankolik, depresif çekirdeğin etkisi altında kalırlar.

"Moi-tristesse", histeriğin sürekli hissettiği tatminsizliğin yarattığı ıstırabın bizzat kendisiyle özdeşleşmesinin, acıyı bir kimlik zırhı gibi giymesinin eşanlamlısıdır. Özne, aşkta aradığı mutlak doyuma, ötekinin arzusu tarafından tamamen kapsanma hayaline asla ulaşamayacağı gerçeğiyle yüzleştiğinde, radikal bir histerik savunma geliştirir: Istırabı reddetmek yerine onu sahiplenir, acıyı bir kimlik, bir varoluş biçimi olarak benimser.

Histeriğin bedeni, aşk acısı karşısında paradoksal bir bölünme ve dramatik bir sahneleme yaşar. Bir yandan bedenin genital bölgesi iğdiş edilme fantezilerinin etkisiyle adeta anesteziye uğramış, frigidite, iktidarsızlık veya cinsel iğrenme ile felç olmuştur; diğer yandan bedenin genital olmayan diğer kısımları son derece erotize edilmiş ve sürekli bir cinsel uyarılmaya, yoğun bir gerilime maruz bırakılmıştır.

Aşk acısı veya travma, histerik bir psişik düzleme kaydığında, ünlü dönüşüm (conversion) semptomu ortaya çıkar. Travma anında yaşanan o devasa ruhsal gerilim ve dehşet (excédent de tension psychique), bedenin bütününe yayılmak yerine rastgele olmayan, aksine yüksek derecede spesifik bir anatomik bölgesine odaklanır.

Bedensel bir organa, felç olan bir uzva, ses tellerine veya herhangi bir anatomi parçasına yapılan bu yoğun odaklanma, basit bir nörolojik arıza değil, tamamen bilinçdışı bir fantezinin (unconscious fantasy) eseridir. Semptom, susturulmuş bir arzunun veya dile getirilemeyen bir acının beden dilindeki tercümesidir.

Analitik seans sırasında analistin temel görevi, bu fiziksel dönüşüm semptomunun arkasında yatan, susturulmuş simgesel değeri duymak ve deşifre etmektir. Eğer analist, bu fiziksel engelin veya ağrının taşıdığı simgesel anlamı dinleyerek ona bir değer atfeder, onu kelimelere dökerse, somatizasyon ve fiziksel ıstırap mucizevi bir şekilde ortadan kaybolabilir.

Nasio'nun provokatif ancak bir o kadar da derin tespitine göre, histerik dönüşüm semptomunda yaşanan acı, aslında mastürbatuar bir tatminin (masturbatory gratification) eşdeğeridir; yani kişinin kendi üzerinde uyguladığı, jouissance'ın bedendeki cisimleşmiş halidir. Acı çekmek, yasaklanmış hazza bedensel bir bedel ödeyerek ulaşmanın dolambaçlı yoludur.

Klinik Bir Çerçeve ve Vaka Analizi: Laurent ve Aşırı Yatırımın Çözülmesi

Juan-David Nasio'nun aşk acısı, nesne kaybı ve zamanın durması üzerine geliştirdiği kavramsal ve teorik çıkarımlar, sadece soyut metapsikolojik düzeyde kalmaz; onun onlarca yıllık klinik pratiğinde doğrudan ve sarsıcı bir uygulama alanı bulur.

Aşk acısının, bilhassa geri döndürülemez bir nesne kaybının (ölümün) yarattığı mutlak yıkımı ve psikanalizin bu yıkım karşısındaki iyileştirici, özgürleştirici gücünü gösteren en dokunaklı örneklerden biri, hastası Clémence ve üç günlükken hayatını kaybeden bebeği Laurent'in vakasıdır.

Bu vaka, beklentinin ve aşkın nasıl bir acıya dönüştüğünün en saf örneğidir. Yıllarca büyük bir umutla beklenmiş, şiddetle arzulanmış, sayısız fanteziye konu olmuş ve nihayet sağ salim dünyaya gelmiş muhteşem bir erkek çocuğun, hastanenin bebek odasında (nursery) üç gün sonra hiçbir tıbbi açıklama olmaksızın aniden ölümü, beklentinin en vahşi, en travmatik şekilde kesintiye uğramasıdır.

Gelecek vadeden aşkın yerini bir anda devasa, yutucu bir boşluk almıştır. Bebeğin ölümünün üzerinden sekiz uzun ve karanlık ay geçtikten sonra gerçekleşen bir psikanaliz seansı, analistin sözcüklerinin hastanın ruhsal yapısındaki dönüştürücü etkisini olağanüstü bir berraklıkla gözler önüne serer.

O gün Clémence, analitik divanda uzanmış, sesinde aylar sonra ilk kez hayata yeniden tutunmaya başladığını, yavaş yavaş yeniden nefes aldığını sezdiren ince bir tonla konuşmaktadır. Nasio, hastasını yüksek bir dikkatle ve "serbest dalgalanan bir dikkat" ile dinlerken, o an tüm akademik teorik mülahazaları bir kenara bırakarak bilinçdışının doğrudan rehberliğinde bir müdahalede bulunur.

Nasio, kendi klinik deneyimini aktarırken, neredeyse ne söylediğini o an tam bilmeden, saf bir sezgiyle şu kritik sözleri sarf ettiğini belirtir: "Eğer ikinci bir çocuk doğarsa, yani Laurent'in erkek ya da kız kardeşi..."

Analist henüz cümlesini, bu potansiyel yeni yaşam tahayyülünü bile tamamlayamadan, hasta büyük bir şaşkınlık ve aniden gelen bir aydınlanma ile sözünü keser ve şöyle haykırır: "Laurent'in erkek veya kız kardeşi lafını ilk defa duyuyorum! Üzerimden devasa bir yükün kalktığını hissediyorum.".

Clémence'in omuzlarındaki bu devasa yük, yeni bir çocuğu arzulamanın, ölen çocuğa ihanet etmek anlamına geleceğine dair duyduğu bilinçdışı suçluluk ve melankolik jouissance'ın ağırlığıdır.

Bu tepkinin hemen ardından analist, hastasıyla aniden aklına gelen şu düşünceyi, analitik bir yorum olarak paylaşır: "Laurent şu an her nerede olursa olsun, eminim ki bir gün ona küçük bir erkek veya kız kardeş vereceğini bilmekten büyük mutluluk duyacaktır.".

Nasio, seans sonrasında kendi spontane müdahalesini analiz ettiğinde, yas anlayışının ve aşk acısının çözümünün en temel prensibini bu birkaç basit kelimeye sığdırdığını fark eder: Yas tutan kişinin acısı, ancak ve ancak hayatta olan yeni bir kişiye (ya da gelecekteki potansiyel bir kişiye) duyulacak olan aşkın, kaybolan kişiye duyulan aşkı hiçbir zaman yok etmeyeceğini, onu iptal etmeyeceğini ruhsal olarak kabul etmesiyle azalır.

Clémence için gelecekte doğacak olan çocuk, asla ölen abisinin yerini almayacak, onun yerine geçmeyecektir. Gelecekteki çocuğun yeri, kendi arzusu, ebeveynlerinin arzusu ve kendi kaderi tarafından tahsis edilmiş benzersiz, eşsiz bir yer olacaktır. Eşzamanlı olarak, Laurent de psişik gerçeklikte, ebeveynlerin bilinçdışında yeri doldurulamaz ilk çocuk olarak sonsuza dek kalacaktır.

Bu çarpıcı klinik an, kayıp nesneye yapılan melankolik aşırı yatırımın serbest bırakılması, dondurulmuş zamanın yeniden akmaya başlaması için simgesel düzenin (symbolic exchange) yeniden tesis edilmesinin hayati önemini vurgular.

Melankolide kişi, yeni bir nesneye yatırım yaparsa kaybedilen nesneye kalıcı olarak ihanet edeceğinden, onu ikinci kez ve bu sefer tamamen "öldüreceğinden" ölümüne korkar.

Analistin sözleri, yeni bir aşkın (yeni bir beklentinin) eskisini iptal etmediği, her iki sevginin de insanın psişik alanında birbirini yok etmeden bir arada var olabileceği gerçeğini simgesel olarak onayladığında, sünger-bedenin (matière-éponge) içinde hapsolmuş olan o ölümcül, tahripkar enerji aniden serbest kalır ve özne üzerindeki ezici ağırlıktan kurtulur.

Psikanalitik Sağaltım: Aktif Analist, Dönüşüm ve Acının Kabulü

Aşk acısı, ihanet, ölüm veya nesne kaybı gibi ağır travmatik deneyimler sonucu ortaya çıkan ruhsal ıstırabın sağaltımı, psikanalitik sürecin doğasına, sınırlarına ve mekanizmalarına dair temel soruları beraberinde getirir.

Psikanalitik yöntem, iyileşmenin kökenlerini ararken, ruh ile bedenin bütünleşmesinin (integration of psyche and soma) bir bebeğin ebeveynleriyle olan en erken dönemdeki temaslarına dayandığı gerçeğinden yola çıkar.

Wilfred Bion'un kavramlarıyla ifade edilecek olursa, annesel empati ve hülyalama (reverie) kapasitesi aracılığıyla bebeğin ham, işlenmemiş, kaotik ve katlanılmaz duygu parçacıkları olan beta-elementlerinin (β-elements) anlamlandırılmış, katlanılabilir, düşünülebilir alfa-elementlerine (α-elements) dönüşmesi işlemi, analitik seansın da tam olarak prototipidir.

Analist, hastanın parçalanmış, anlamlandıramadığı ve çaresizce bedene hapsettiği (somatize ettiği) aşk acısı elementlerini dinler, onları alır, kendi zihinsel ve bilinçdışı süzgecinden geçirerek onlara simgesel bir biçim verir ve hastanın yeniden özümseyebileceği, yıkıcı olmayan bir formda geri sunar.

Nasio'nun yazılarında ısrarla üzerinde durduğu ve şiddetle reddettiği bir popüler mit vardır: "Sessiz, görünmez ve pasif psikanalist" efsanesi. Nasio'ya göre analist hiçbir şekilde sessiz, soğuk ve pasif değildir. Aksine, seansta tüm varlığıyla, dikkatiyle son derece mevcuttur, aktiftir ve hastasıyla olan ilişkisi derinden yaşayan, nefes alan, canlı bir ilişkidir (relation vivante).

Zaman zaman birlikte sessizce acı çekerler, zaman zaman bu yoğun acının dönüşümüne, kelimelere dökülüşüne birlikte tanıklık ederler.

Kamuoyunda zaman zaman dile getirilen "Psikanaliz işe yaramaz" veya "etkisizdir" eleştirilerine karşı Nasio, cesur bir kitap başlığıyla ve büyük bir klinik netlikle "Evet, psikanaliz iyileştirir" (Oui, la psychanalyse guérit!) yanıtını verir.

Psikanaliz sadece bir entelektüel egzersiz değil, son derece güçlü bir klinik dönüştürücü pratiktir. O, çok basit gibi görünen ama insanlık tarihinin en devasa karmaşıklıklarını barındıran meselelerle uğraşır: Aşk ve nefret, ehlileştirilemez arzu ve kısıtlayıcı yasa, tarifsiz ıstırap ve bedensel haz.

Bu bağlamda analistin bilinçdışı, iyileşmeyi kolaylaştırmada hastanın bilinçdışı kadar aktif bir rol oynar.

Ancak bu iyileşme, her hastayı sihirli bir değnek dokunmuşçasına tüm varoluşsal sorunlarından arındırmak, veya modern tıbbın bir antibiyotiğin bakteriyi yok etmesi gibi acıyı tamamen bedenden ve ruhtan söküp atmak anlamına gelmez.

Psikanalitik dürüstlük, hiçbir tedavinin tüm problemleri kökünden çözemeyeceğini veya insan ruhunu tamamen pürüzsüz, kusursuz bir mutluluk durumuna ulaştıramayacağını kabul etmeyi gerektirir.

Psikanaliz iyileştirir, nevrotik düğümleri ve histerik somatizasyon aktarımını çözer, ancak Nasio'nun altını çizdiği üzere, "hayatın kendisine içkin olan ve hayat için gerekli olan bir miktar acı" (une part de souffrance inhérente à la vie nécessaire à la vie) her zaman varlığını sürdürecektir.

Psikanalizin nihai amacı, bireyi yaşamın getirdiği doğal acılardan ve hüsranlardan tamamen yalıtılmış, steril bir fanusa koymak değil; bireyin bu acılarla başa çıkabilme, eksiği (lack) kabullenme ve iğdiş edilmeyi (castration) ruhsal bir yıkım yaşamadan tolere edebilme kapasitesini köklü bir şekilde artırmaktır.

Analiz boyunca, histeriğin ya da melankoliğin bedenselleştirdiği, semptoma dönüştürdüğü şikayetler çözümlenirken, kişi çok temel bir varoluşsal yüzleşmeye, kaygı sınavı (ordeal of anxiety) eşiğine getirilir.

Nevrotiğin arzusu, paradoksal bir şekilde aslında bir kaygı arzusudur. Acı ve semptom yerine arzunun desteklenmesi, hastanın kendisini çaresiz, kaderin kurbanı, Öteki'nin ezici arzusu karşısında sessiz ve pasif bir nesne olarak hissetmesinden kurtarıp, konuşan, eyleyen ve kendi arzusunun sorumluluğunu alan bir özne (subject which speaks) konumuna taşınmasıyla mümkündür.

Psikanalizin vaadi dikensiz bir gül bahçesi değil, hastanın kendi dikenlerinin farkına vardığı ve onlarla yaralanmadan yaşamayı öğrendiği bir ruhsal olgunluk evresidir.

Sonuç: Ruhun ve Bedenin Eşiğinde Aşk Acısının Dönüştürücü Gücü

Aşk acısı, yalnızca yitirilen bir nesnenin arkasından dökülen romantik gözyaşları ya da edebiyata konu olan geçici bir melankoli hali değildir. Juan-David Nasio'nun "La douleur d'aimer" kitabı üzerinden geliştirdiği derinlikli klinik ve teorik çerçevenin kanıtladığı üzere, aşk acısı; kişinin varoluşsal zeminini sarsan, bedenin fiziksel ve biyolojik bütünlüğünü çökerten, kimliği parçalayan ve bilinçdışının en karanlık köşelerindeki yıkıcı fantezileri tetikleyen radikal bir kopuştur.

Aşkın vaat ettiği o tamamlanmışlık ve bütünlük illüzyonunun aniden parçalanması, insan psikizmasında eşine az rastlanır bir yıkım haritası oluşturur.

Öteki'ne yapılan ruhsal yatırım ne kadar mutlak ve güçlü olursa, beklentinin aniden kırılmasının yarattığı şok dalgası da o kadar kontrol edilemez ve şiddetli olur. Psikanalitik araştırmalar ve klinik gözlemler, bu şok dalgasının havada öylece kaybolmadığını göstermektedir.

Bu yıkıcı enerji, bireyin savunmasız derisinden içeri sızarak, bir "sünger" gibi işlev gören bedene (matière-éponge) hapsolur, içeriden sessiz bir harabiyet başlatır ve kendini histerik dönüşümler (conversion), otonom sinir sistemi kilitlenmeleri ve psikosomatik semptomlar formunda dışa vurur.

Basit bir nevrotik üzüntünün çok ötesinde, bu derin aşk acısı hali, kişinin kendi yapısal eksiğiyle şiddetli bir şekilde çarpışmasını, melankolik bir değer kaybını ve benliğin "askıdan düşen bir kıyafet gibi" yok oluş hissini (effondrement muet du corps) beraberinde getirir.

Ancak yasın zorlu yollarında, melankolinin dipsiz kuyusunda ve histerik hüznün ("Moi-tristesse") bu karmaşık labirentinde kesin bir çıkış yolu mevcuttur.

Psikanalitik tedavi, acıyı psikiyatrik ilaçlarla uyuşturarak susturmak veya sahte bir unutuluş telkin etmekle değil, insan iletişiminin en temel unsuru olan kelimelerin ve simgesel değiş tokuşun (symbolic exchange) iyileştirici gücüyle çalışır.

Bebeğini kaybeden Clémence ve Laurent vakasında açıkça görüldüğü gibi, kişinin geçmişe ait kaybedilen, yeri doldurulamaz sevgi nesnesi ile geleceğe ait arzuları ve yaşama tutunma çabası arasında hiçbir çelişki olmadığı gerçeğinin bilinçdışı düzeyde idrak edilmesi, tıkanmış ruhsal enerjiyi aniden serbest bırakır.

Sonuç olarak aşk acısı, ne kadar sarsıcı, karanlık ve yıkıcı olursa olsun, insanın sınırlarını test eden ancak aynı zamanda onun dönüştürülebilir ve iyileşebilir potansiyeline dair en derin kanıtları sunan eşsiz bir deneyimdir.

Psikanaliz seansının o korunaklı ve canlı alanında, analistin mevcudiyeti, sessizliği bozan aktif dinleyişi ve derin empatik müdahaleleri, katlanılmaz hale gelen o karanlık zevkin (jouissance) sınırlandırılmasına hizmet eder. Bu süreç, hastanın yitirdiği nesnesini, sürekli kanayan dışsal ve travmatik bir gerçeklikten, içsel, huzurlu ve simgesel bir hatıraya dönüştürmesine olanak tanır.

Birey, kaybettiği sevgilisinin, eşinin veya çocuğunun fiziksel olarak bir daha geri dönmeyeceği gerçeğini tüm acısıyla kabul ederken, kendi ruhsallığında ona ayrılan eşsiz yeri saygıyla korumayı öğrenir.

Eşzamanlı olarak, hayata, yeni arzulara ve yeni umutlara suçluluk duymadan yeniden tutunma cesaretini gösterir. İnsanlık durumunun kaçınılmaz bir parçası olan, yaşam için gerekli ufak acı payı bâki kalacak olsa da, psikanalitik sürecin sonunda özne, ıstırabının kör bir kölesi olmaktan çıkarak kendi kaderinin, sözcüklerinin ve arzularının bilinçli yazarı konumuna erişir.

Aşk acısı, bu en geniş psikanalitik bağlamda değerlendirildiğinde, yalnızca bir son veya yıkım değil, ego'nun kendi küllerinden daha olgun bir şekilde yeniden doğduğu, psişenin ve bedenin reorganizasyona girdiği temel ve dönüştürücü bir varoluşsal geçiş ayinidir.
Alıntılanan çalışmaları göster / gizle
  1. Juan-David Nasio (Author of Por que repetimos os mesmos erros) - Goodreads, https://www.goodreads.com/author/show/27805.Juan_David_Nasio
  2. Author | Juan-David Nasio - Other Press, https://otherpress.com/author/juan-david-nasio-87938/
  3. Juan-David Nasio - Karnac Books, https://www.karnacbooks.com/Author.asp?AID=7376&Author=Juan-David+Nasio&SortBy=2
  4. The Book of love and pain: Thinking at the limit with Freud and Lacan - ResearchGate, https://www.researchgate.net/publication/295308002_The_Book_of_love_and_pain_Thinking_at_the_limit_with_Freud_and_Lacan
  5. SOUFFRANCE PSYCHIQUE - Base SantéPsy - Ascodocpsy, https://santepsy.ascodocpsy.org/index.php?lvl=categ_see&id=37417&page=5&nbr_lignes=5153&l_typdoc=&nb_per_page_custom=200
  6. Nasio : douleur d'aimer, douleur de [risquer] perdre l'aimé. | Tout petits - WordPress.com, https://toutpetits.wordpress.com/2008/07/17/nasio-douleur-d%E2%80%99aimer-douleur-de-risquer-perdre-l%E2%80%99aime/
  7. Le livre de la douleur et de l'amour - Juan-David Nasio - Google Books, https://books.google.com/books/about/Le_livre_de_la_douleur_et_de_l_amour.html?id=9u1-AAAAMAAJ
  8. L'écriture de la perte - Les thèses de l'Université Lumière Lyon 2, https://theses.univ-lyon2.fr/documents/getpart.php?id=895&action=pdf
  9. Psychoanalysis and Repetition by Juan-David Nasio - Books-A-Million, https://www.booksamillion.com/p/Psychoanalysis-Repetition/Juan-David-Nasio/9781438475097
  10. Vol. V 2018 - DACOROMANIA LITTERARIA, https://dacoromanialitteraria.inst-puscariu.ro/pdf/05/DRL%20-%202018.pdf
  11. Troubles psy - TRAUMA PSYCHOLOGIQUES TROUBLES POST TRAUMA ET PSYCHOSOMATIQUES, https://www.consultations-psy.org/symptomes
  12. DOULEUR DU DEUIL – PLACE DE LA SOUFFRANCE - Unblog.fr, http://upsnarbonne.p.u.f.unblog.fr/files/2012/04/2008_12_10_CONFERENCE_POLE_PHILOSOPHIE_JOSETTE_GRIL_LA_DOULEUR_DU_DEUIL.pdf
  13. Depression and obsessional neurosis : r/lacan - Reddit, https://www.reddit.com/r/lacan/comments/1key2ds/depression_and_obsessional_neurosis/
  14. Experiences and influences of grief processing in the treatment of an individual with spinal cord injury - SciELO, https://www.scielo.br/j/estpsi/a/nbhGtVY9qFjDCjQfpQxvHby/?format=pdf&lang=en
  15. Jacques Lacan'ın Kuramı Üzerine Beş Ders - Turuz, https://turuz.com/storage/her_konu-2017/1930-Jacques_Lacanin_Qurami_Uzerine_Besh_Ders-Ozge_Ershen-Murad_Ershen-2007-238.pdf
  16. Hysteria from Freud to Lacan - Juan-David Nasio - Google Books, https://books.google.com/books/about/Hysteria_from_Freud_to_Lacan.html?id=aE_wJVvYBdIC
  17. Hystérie et statut du symptôme | PDF - Scribd, https://fr.scribd.com/document/645223955/Symptome
  18. Diagnostic : Schizophrénie vs Psychose Hystérique | PDF - Scribd, https://fr.scribd.com/document/613332940/Hysterie-These
  19. L'hystérie - JD Nasio - Psychaanalyse, https://www.psychaanalyse.com/pdf/L_HYSTERIE_OU_L_ENFANT_MAGNIFIQUE_DE_LA_PSYCHANALYSE.pdf
  20. L'hysterie - Psychaanalyse, https://www.psychaanalyse.com/pdf/L_HYSTERIE_OU_L_ENFANT_MAGIQUE_DE_LA_PSYCHANALYSE_51PAGES.pdf
  21. Juan-David Nasio-The book of love and pain | by Damian Cheng 小西 - Medium, https://medium.com/angelland3/juan-david-nasio-the-book-of-love-and-pain-9eb79144c3cf
  22. From somatic pain to psychic pain: The body in the psychoanalytic field - PubMed, https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/28342209/
  23. Understanding Psychoanalysis and Healing | PDF - Scribd, https://www.scribd.com/document/970148522/Yes-Psychoanalysis-Heals-Collection-J-d-Nasio
  24. La psychanalyse n'est pas ce que vous croyez ! - J.-D. Nasio - YouTube, https://www.youtube.com/watch?v=8k1qxq35hLs
  25. Oui, la psychanalyse guérit ! Juan David Nasio - les Prix d'Occasion ou Neuf, https://www.chasse-aux-livres.fr/prix/2228916501/oui-la-psychanalyse-guerit-juan-david-nasio

Sosyal Paylaşım: